top of page
İbrahim'in Baltası
ÖNSÖZ
Bu, bir tevazu gösterisi veya edebi bir giriş cümlesi değildir. Bu, çocukluğundan beri iliklerine kadar “Allah korkusu” ile büyütülmüş, “Allah adına konuşmanın” ne kadar ağır bir vebal olduğunu bilen birinin samimi itirafıdır.
Ben bir din alimi değilim. Sarığım, cübbem, icazetim veya arkamda beni alkışlayan bir cemaatim yok. Ben bir öğretmenim, bir çevirmenim, bir tarihçiyim. Bozulan bilgisayarları tamir eden, motosikletinin motorunu söken, piyanonun tuşlarında ahenk arayan, yazılım kodlarında mantık kurgulayan, klavyenin tuşlarıyla hakikati yazmaya çalışan “hayatın içinden” biriyim.
Ancak ben aynı zamanda; tekkelerin tütsülü havasını solumuş, tarikat terbiyesinden geçmiş, dedeleri şeyh olan bir ailenin çocuğuyum. Çocukluğum; anlatılan menkıbeler, keramet hikâyeleri ve korku dolu cehennem tasvirleri arasında geçti. Büyüdükçe, okudukça, sorguladıkça ve dünyanın işleyişini —bilimi, tarihi, evreni— anladıkça; içimde korkunç bir uçurumun büyüdüğünü fark ettim. Bana öğretilen “Geleneksel Din” ile aklımın ve vicdanımın sesi birbirine uymuyordu.
Kendime şu soruyu sormaktan kaçamadım: “Ben, inanmadığım, adaletine güvenmediğim, aklımı küçümseyen, beni sürekli cehennemle tehdit eden bir dine nasıl mensup olabilirdim?”
Yıllarca bu çelişkiyle savaştım. Ya aklımı çöpe atıp “körü körüne” inanacak ve kendime saygımı yitirecektim ya da bana anlatılan o yapıyı reddedip belki de “dinsiz” damgası yemeyi göze alacaktım. İşte o noktada, sorunun Allah’ın dininde (Kur’an’da) değil; o dini anlatanların kurduğu “Zorlaştırma Sistemi”nde olduğunu fark ettim. Gördüm ki İslam tarihi boyunca “Fıkıh” adına oluşturulan yapı, başlangıçta dini korumak için yola çıksa da zamanla dini “yaşanmaz” kılan bir kurallar yığınına, bir tür “Fetişizme” dönüşmüştü ve bu sistem dört temel hata üzerine kurulmuştu:
1. “Haramı Helal Yapma” Korkusu ve Yasaklar Duvarı
Geleneksel ulemanın en büyük korkusu, “Allah’ın haram kıldığı bir şeyi serbest bırakmak” olmuştur. Bu yüzden “Şüpheli şeylerden kaçın” mantığını abartarak; “Zinaya götürür diye bakmayı, bakmaya götürür diye sokağı, sokağa götürür diye kadının sesini” yasaklamışlardır.
-
Sonuç: Küçücük bir haram çekirdeğini korumak için, etrafına kilometrelerce “Yasak Duvarı” örmüşlerdir. İnsanlar o duvarı din sanıp, içeriye (dinin özüne) asla ulaşamamıştır.
2. “Level 10” Sendromu (Elitizm)
Kuralları yazanlar; hayatını medresede geçiren, geçim derdi olmayan, dünyadan soyutlanmış insanlardı. Kendi manevi seviyelerini (Level 10) ve yaşam tarzlarını “Standart Müslümanlık” olarak belirlediler.
-
Sonuç: Sabah 8 - Akşam 6 çalışan, çocuğu ağlayan, trafikte kalan “giriş seviyesindeki” bir Müslümanın bu kurallara uyması imkânsız hale geldi. Ömrünü tüketse de bu detayları öğrenemeyen halk, sürekli birilerine “muhtaç” bırakıldı.
3. Bilgi Tekeli ve Jargon Barikatı
Tıpkı Orta Çağ Kilisesi’nin İncil’i Latinceye hapsetmesi gibi; İslam’da da bir “Ruhban Sınıfı” (Ulema) oluşmuştur.
-
Sorgulayan bir akıl gördüklerinde; “Sen Arapça biliyor musun? Hadis usulü okudun mu? İmam Şafi’den iyi mi bileceksin?” diyerek “Terminolojik Otorite” kurarlar.
-
Bu tavır, dini sadece “uzmanların” anlayabileceği kriptik bir bilime dönüştürür. Oysa Kur’an, “Öğüt alasınız diye kolaylaştırdık” (Kamer, 17) der. Bir tamirci veya bir mühendis, Allah’ın kelamını anlamak için fıkıh profesörü olmak zorunda değildir.
4. Bilimle Çatışma ve “Hikmet” Kılıfı
Hadis kitaplarında yer alan ama evrensel bilimsel gerçeklerle %100 çelişen rivayetler karşısında geleneksel yapı, bilimi bükmeye çalışır. “Orada bir hikmet var” diyerek akla ziyan savunmalar yaparlar.
5. Aklı Devre Dışı Bırakmak ve Sorgulama Yasağı
“Din akıl işi olsaydı mestin altı meshedilirdi, üstü değil” gibi sözlerle; aklın, Allah’ı ve dini anlayamayacağı gibi bir düşünce her yere hâkim kılınmıştır. Oysa (adımın sahibi) Hz. İbrahim, Rabbini bizzat akıl yoluyla (yıldızlara, aya, güneşe bakıp sorgulayarak) bulmuştu. Şüphesiz Allah, Kur’an’da çokça misal vererek bizi düşünmeye sevk ederken; düşünmeyi, sorgulamayı yasaklayan bir din olamaz.
Bir genç “Allah var mı?” diye sorabilmelidir ve hatta sormalıdır. Varlığına/hakikatine inanmadığı bir şeye, sırf anne babası inanıyor diye “mış gibi” yaparak, hiçbir şeyi sorgulamadan körü körüne ibadet etmesi onu imanlı mı yapar? Bilinçaltında din adına çelişkiler dururken ve bunlar imanını zedelerken; gençlerin “Sessiz Münafıklar” olması, ama “aman düşünmesin, tadımız kaçmasın” denilmesi daha mı iyidir?
Unutmayın! cehennem odunu olmak aslında içten içe yanmaktır, ama bu bildiğimiz ateş değildir. Öyleyse çocuklarınızın (sırf soru sormasınlar diye hakikati bulamayıp) zalimlerden olup tahayyül edilemeyecek o acıları çekmesi daha mı evladır?
İşte bu kitap; bu çelişkileri ortadan kaldırmayı amaçlayan iki uçurumun arasında sıkışıp kalmayı reddeden bir “Hayatta ve İslam Dairesi İçinde Kalma Çabası”dır.
Bu çalışmayı hazırlarken en büyük korkum şuydu: “Ya Allah’a iftira atarsam?” Ama sonra şunu fark ettim: Allah’ın tertemiz dinine asırlarca sokuşturulan hurafeleri, uydurma yasakları görüp de susmak; asıl iftiraya ortak olmaktı.
Ben bu kitapta yeni bir din icat etmedim. Ben bu kitapta, tarihsel bağlamına hapsolmuş içtihatlara karşılık olarak günümüz şartlarında aslına uygun olarak içtihat sundum ve bunu da elimde kalan tek sağlam kılavuza, Kur’an’ın kendisine başvurarak gerçekleştirdim.
Okuyacağınız satırlar; fıkhın labirentlerinde kaybolmuş değil, Kur’an’ın netliğine sığınmış bir “Anlama Çabası”dır. Burada “kadını dövün” diyen bir Tanrı/İlah değil, “sevgi ve merhameti” yaratan Allah’ı bulacaksınız. Burada sizi cehennemle tehdit eden bir gardiyan değil, sizi seven ve gelişmenizi isteyen bir Yaratıcı bulacaksınız.
Bu kitapta doğru olan ne varsa Allah’tandır; hata ve eksik olan ne varsa, o da benim aciz nefsimden ve sınırlı aklımdandır. Niyetim halis, şahidim Allah’tır. Gayret bizden, hidayet O’ndandır.
bottom of page